Fizik Deneyleri

BlackBerry yeni modeli Torch

BlackBerry yeni modeli Torch ABD’de 12 AÄŸustos’ta satışa sunulacağı açıklandı. iPhone’ un en güçlü rakibi BlackBerry’in yeni modeli iki yıllık kontrat karşılığında 199 dolardan alınabilecek.


3.2 inç boyutunda 480×360 çözünürlük sunan Blackberry Torch (9800) modeli dokunmatik ekran, kızaklı QWERTY klavye ve optik trackpad gibi bileÅŸenleri sizler için tasarladı.

Blackberry Torch diğer özellikleri ise şu şekilde sıralanabilir: 512 MB RAM, 512 MB ROM, 4 GB dahili hafıza ve 4 GB MicroSD kart, 5 MP çözünürlüklü otomatik odaklanma destekli kameraya, 802.11b/g/n, 3G ve Bluetooth 2.1 gibi kablosuz veri aktarım protokolleri bulunmakta.

Ayrıca Blackberry Torch’ta iÅŸletim sistemi olarak Blackberry 6 kullanıldı. Torch’ta RIM’in QWERTY klavye ve dokunmatik ekranı aynı anda bulunacak.

2010 Özel Üniversite Fiyatları

2010 Yılı Özel Üniversite ücretleri belli oldu. Tercih aşamasına geldiğiniz şu günlerde hangi özel üniversiteye ne kadar ödemeniz gerektiğini öğrenmek için yazımızı okumanız yeterli.

Fatih Üniversitesi:
Fatih Üniversitesi’nde meslek yüksek okulu 9 bin TL iken, Tıp Fakültesi 20 bin TL, Fen-Edebiyat Fakültesi 11 bin 550 TL, diğer fakülteler ise 16.500 TL ile ücretlendiriliyor.

Melikşah Üniversitesi:
2010 – 2011 eÄŸitim – öğretim yılında yeni kayıt yaptıracak öğrenciler için öğrenim ücretleri aÅŸağıdaki gibi verilmiÅŸtir.
Mühendislik-Mimarlık Fakültesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Hukuk Fakültesi taksitle 14.000,00 TL peşin ise 13.300,00 TL.
Fen-Edebiyat Fakültesi ve Dil Bölümleri ile Lisans Bölümlerinin Hazırlık Sınıfları taksitle 13.000,00 TL Peşin ise 12.350,00 TL dir.
Öğrenim ücretleri, anlaşmalı banka kredi kartları ve banka sözleşmesinde belirtilen şekli ile, 10 taksitte tahsil edilecektir. İndirim oranı %5 olarak uygulanmıştır. Yıllık ücretler her yıl TÜFE ve ÜFE ortalamasına göre artırılacaktır. Fiyatlara KDV dâhildir.
Üniversiteye ilk defa kayıt yaptıran her öğrenciye Mütevelli Heyeti’nin uygun gördüğü model ve nitelikte ücretsiz bir adet dizüstü bilgisayar verilecektir.

Kültür Üniversitesi:
Kültür Üniversitesi’nde, meslek yüksek okulları 9 bin 980 TL iken, Hukuk Fakültesi 19 bin 200 TL, Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi 19 bin 700 TL, diğer fakülteler ise 18 bin 500 TL ile ücretlendiriliyor.

Doğuş Üniversitesi:
Doğuş Üniversitesi’nde lisans programlarında İngilizce Lisans 19 bin 380 TL ,Türkçe Lisans ise 18 bin180 TL iken, meslek yüksek okulları 6.300 TL ile öğrencilere eğitim fırsatı sunuyor.

Bilkent Üniversitesi:
Bilkent Üniversitesi’nde 2010 – 2011 eÄŸitim yılı ücreti lisans programlarında 17 bin 900 TL olarak belirlendi.

Haliç Üniversitesi:
Haliç Üniversitesi’nde, Meslek Yüksek Okulu fiyatları 8 bin 500 TL’den başlarken 4 yıllık fakülteler ise 15 bin TL’ye kadar çıkabiliyor.

Koç Üniversitesi:
Koç Üniversitesi’nde ücretler 2010 – 2011 ders yılında, HemÅŸirelik Yüksek Okulu için 7 bin 500 TL, diÄŸer programlar için 29 bin TL ve Tıp Fakültesi için 40 bin TL olarak belirlendi.

Kadir Has Üniversitesi:
Kadir Has Üniversitesi’n de meslek yüksek okulu ücretleri 8 bin TL iken Hukuk Fakültesi ve Güzel Sanatlar Fakültesi 19 bin 500 TL, diğer fakülteler ise 18.bin TL ile ücretlendiriliyor.

Arel Üniversitesi:
Arel Üniversitesi’nde meslek yüksek okulu 6 bin 480 TL iken diğer fakülteler ise 15 bin 120 TL ile fiyatlandırılıyor.

Işık Üniversitesi:
Işık Üniversitesi’nde ön lisans programları 8 bin 500 TL iken, Lisans programları ise 17 bin 500 TL ile fiyatlandırılıyor.

Yeditepe Üniversitesi:
Yeditepe Üniversitesi’nde, ön lisans programlarından Sağlık Bilimleri Fakültesi 10 bin 750 TL iken, 4 yıllık bölümlerden Tıp Fakültesi 26 bin 700 TL, Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi 19 bin 250 TL, Eczacılık Fakültesi 24 bin TL, Diş Hekimliği Fakültesi 32.400 TL diğer fakülteler ise 16 bin TL + KDV ile ücretlendiriliyor.

Bahçeşehir Üniversitesi:
Bahçeşehir Üniversitesi’nde ön lisans programları 12 bin 400 TL iken, Lisans programları ise 22 bin 900 TL ile öğrencilere eğitim fırsatı sunuyor.

Bilgi Üniversitesi:
Bilgi Üniversitesi’nde lisans programları 21 bin 60 TL ile ücretlendirilir iken, meslek yüksek okulu 15 bin 12 TL, yüksek okul ise 16 bin 740 TL ile ücretlendirildi

Yaşar Üniversitesi:
Yaşar Üniversitesi’nde lisans programları 15 bin TL iken, ön lisans programları ise 8 bin 500 TL ile fiyatlandırılıyor.

Sabancı Üniversitesi:
Sabancı Üniversitesi’nde 2010 – 2011 Akademik yılı tüm lisans programları 27 bin 500 TL ile ücretlendiriliyor.

İstanbul Ticaret Üniversitesi:
İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde lisans programları 12 bin 800 TL iken ön lisans programları ise 7 bin 690 TL ile ücretlendirilmiş.

Okan Üniversitesi:
Okan Üniversitesi’nde lisans 19 bin 440 TL iken ön lisans programları ise 9 bin 266 TL ile ücretlendiriliyor.

Ufuk Üniversitesi:
Ufuk Üniversitesi’nde Hukuk Fakültesi 16 bin 500 TL, Tıp Fakültesi 18 bin 500 TL iken, Meslek Yüksek Okulu 7 bin TL, diğer fakülteler ise 16 bin TL ile ücretlendiriliyor.

Aydın Üniversitesi:
Aydın Üniversitesi’nde KDV hariç ön lisans programları 7 bin 500 TL ile 11 bin TL arasında Türkçe ve İngilizce olmak üzere değişir iken, lisan programları da 15 bin ile 19 bin TL arasında yine Türkçe ve İngilizce olmak üzere değişiyor

Beykent Üniversitesi:
Beykent Üniversitesi’nde lisans programlarının peşin fiyatı 14 bin 435 TL iken taksitli fiyatı 15 bin 100 TL olarak belirlendi. Meslek yüksek okulu ise peşin 6 bin 795 TL iken taksitli fiyatı 7 bin 150 TL ücret ile fiyatlandırılıyor.

Nebulanın en ağır yıldızı keşfedildi

Tarantula Nebulasının merkezinde yer alan, toz ve gaz bulutundan oluÅŸan dev yıldızın ağırlığı üzerinde çalışan bilim adamları, en ağır yıldızların 2 katı GüneÅŸ’in ise 320 katı büyüklüğünde bir yıldız keÅŸfedildi.


Bilim adamları evrendeki bilinen en ağır yıldızı keşfetti.

Tarantula Nebulasının merkezinde yer alan, toz ve gaz bulutundan oluÅŸan dev yıldızın ağırlığı üzerinde çalışan bilim adamları, yaptıkları açıklamada, komÅŸu bir galaksiye doÄŸru çekilen ”R136a1” adlı yıldızın kütlesinin bir zamanlar GüneÅŸ’in yüzlerce katına ulaÅŸtığını bildirdi.

İngiltere’nin kuzeyindeki Sheffield Üniversitesi astrofizikçilerinden Paul Crowther ve ekibince, Monthly Notices of the Royal Astronomical Societies adlı bilimsel dergide yayımlanan yazıda, dev yıldızın ağırlığının, zaman içinde asıl ağırlığının önemli bir kısmını kaybetmiÅŸ olmasına karşın ÅŸimdiye kadar rastlanan en ağır yıldızdan 2 kat fazla olduÄŸu belirtildi.

Crowter basına yaptığı açıklamada, içindeki gazı büyük bir güçle yakan yıldızın yaydığı ışığın, GüneÅŸ’in yaydığı ışığın 10 milyon katı kadar olduÄŸuna dikkati çekerek, ”İnsanların tersine yıldızlar ağır olarak dünyaya gelirler ve yaÅŸlandıkça ağırlıklarını kaybederler. R136a1 ise orta yaÅŸlı bir yıldız ve zaten oldukça yoÄŸun bir ağırlık kaybetme programından geçmiÅŸ durumda” diye konuÅŸtu.

Uzmanlar, oldukça ÅŸiÅŸkin ve kırmızımtrak renkli olmaları nedeniyle kırmızı devler adı verilen diÄŸer büyük yıldızların R136a1′den daha büyük olmalarına karşın, ağırlıklarının bulunan bu dev yıldızın ağırlığının çok altında kaldığına dikkati çekiyor.

Kütlesi bir zamanlar GüneÅŸ’in 320 katı kadar olan R136a1 adlı dev yıldız, zaman içinde kütlesinin bir bölümünü kaybetmiÅŸ olmasına karşın halen GüneÅŸ’ten onlarca kat daha büyük bir kütleye sahip ve 40 bin santigrat dereceyi aÅŸan yüzey ısısı da GüneÅŸ’in yüzey ısısından 7 kat fazla.

R136a1 gibi dev yıldızlar, enerjilerini daha küçük yıldızlardan çok daha hızlı bir şekilde tükettikleri için, daha küçük yıldızlardan milyonlarca kat daha fazla ışık yayabiliyorlar. Ancak bu, aynı zamanda, bu dev yıldızların ömürlerini daha hızlı tükettikleri ve hızlı yaşayıp genç öldükleri anlamına da geliyor.

Böylesine devasa yıldızların, görebileceÄŸi en uzun ömrün ”sadece 3 milyon yılla sınırlı” olduÄŸuna dikkati çeken Crowther, ”Astronomide bu çok kısa bir zaman dilimidir” dedi.

Crowther, kısa ömürlü olmaları ve sadece en yoğun yıldız kümelerinde oluşabilmelerinin, astronomların bu tip dev yıldızlara oldukça nadir rastlayabilmelerinin başlıca nedenlerini oluşturduğunu sözlerine ekledi.

AA

Salladıkça şarzolan piller

Japonya’da bir elektrik-elektronik firması, eski pillerin yerini alabilecek, titreÅŸimle ÅŸarz olabilen bir pil teknolojisi geliÅŸtirdi.


Gelecekte normal pillerin yerini alabilecek Titreşim Enerji Hücresi bataryaları, kuvvetlice sallayınca güç üretiyor.

Teknolojiyi geliştiren ve ürettiği yazıcılarla tanınan Brother Industries, bazı uygulamalarla bu teknolojinin AA veya AAA pillerin yerine elektronik cihazlarda kullanılabileceğini açıkladı.

Elektronik ÅŸirketi Tokyo’daki tanıtımda, bir televizyon uzaktan kumandası, bir lamba için uzaktan kumanda anahtarı ve bir LED feneri çalıştıran cihazı gösterdi.

Bisiklet ışık dinamosu gibi çalışan mekanizmada, güç üretmek için sadece birkaç kez sallamak yeterli oluyor.

Bu tip batarya hücrelerinin düşük güç çıkışı olduğu için sadece TV uzaktan kumandası veya LED cihazlar gibi elektronik eşyalarda kullanılabileceğini söyleyen şirket yetkilileri, teknolojinin arkasındaki düşüncenin, toksik yeniden şarj edilebilir bataryalar ile çevreye zarar veren atılabilir pillerin yerini alması olduğuna işaret etti.

Teknolojinin şimdilik ticari anlamda kullanımının düşünülmediği belirtildi.
cnnturk.com

En az yakıt tüketen otomobiller

Akaryakıt fiyatlarının el yaktığı günümüz tasarruf zamanı. En az yakıt tüketen otomobil listesi Sanayi ve Ticaret Bakanlığınca haziran ayında da yeniledi.


Şirketlerin yeni bildirimlerine göre 100 kilometre mesafede en tasarruflu 10 araç listesinde bazı değişiklikler oldu. Bir önceki listedeki 4,4 litre ile zirvede yer alan Fıat Punto, en cimrilik sıralamasında liderliği kaptırmadı. Dizelde ise Fiat Punto ile aynı tasarrufu sağlayan Citroen 1.6 en az yakan listesine zirveden giriş yaptı.

Sanayi Bakanlığı’nın listesinde otomobil markalarının A sınıfı yakıt tasarruflu modelleri yer almadı. Liste, uluslararası geçerlilik taşıyan BirleÅŸmiÅŸ Milletler, Avrupa Ekonomik Komisyonu ve Avrupa BirliÄŸi teknik düzenlemelerine göre yapılan testleri içeriyor. Listeyle tüketiciler, Türkiye’de yıl içinde piyasaya sürülen ve farklı yakıt tüketimi veya emisyon deÄŸerine sahip tüm yeni binek otomobillerin bilgilerini öğrenebiliyor. Benzin, dizel, LPG gibi yakıt türlerinde piyasanın en cimri 10 otomobili de görülebiliyor.

Bakanlığın listesinde yer alan dizelde tasarruflu araçların modeli, tüketimi ve motor türü şöyle:

Model Şanzıman Tüketim Motor Türü

Cıtroen 1.6 HP Mekanik-Manuel 4,1 Euro 5

Fıat Punto 1.3 Multijet Mekanik-Manuel 4,1 Euro 5

Cıtroen 1.4 HDI Mekanik-Manuel 4,1 Euro 4

Peugeot 107 Manuel-Mekanik 4,1 Euro 4

Seat Ibıza 1.6 Mekanik Manuel 4,2 Euro 5

Ford Fıesta 1.6 Mekanik-Manuel 4,2 Euro 4

Ford Fiesta 1.4 Mekanik-Manuel 4,2 Euro 4

Fiat 500 1.3 Multijet Mekanik-Manuel 4,2 Euro 4

Fiat 500 1.3 Multijet Mekanik-Manuel 4,2 Euro 5

Audı A3 1.6 Otomatik 4,3 Euro 5

Benzinde en tasarruflu otomobillerin modelleri tüketimi ve motor türü ise şöyle:

Model Şanzıman Tüketim Motor Türü

Suzuki-Alto Mekanik-Manuel 4,4 Euro 5

Cıtroen C1 SX Mekanik-Manuel 4,5 Euro 4

Citroen C1 0I Sx OtomatikleÅŸ Mekanik 4,6 Euro 4

Peugeot 107 Manuel-Mekanik 4,6 Euro 4

Peugeot 107 OtomatikleÅŸ Mekanik 4,6 Euro 4

Hyundaı-i10-1.1 Team Mekanik-Manuel 5 Euro 5

Hyundaki-i10-1.1 Select Mekanik-Manuel 5 Euro 5

Fıat-500 1.2 otomatik 5 Euro 4

Fıat-500 1.2 Otomatik 5 Euro 5

Toyota Yaris OtomatikleÅŸti. Mekn 5,1 Euro 4

CİHAN

Radyofrekans Dalgalari

ÇALIŞMA PRENSİPLERİ

Her iki antenin de çalışma prensipleri aynıdır. Yüksek frekansta gelen elektrik enerjisi antenin ortasından beslenmektedir. Açık olan anten uçlarında gerilimler maksimum fakat birbirlerine zıt yöndedirler. Her alternansta kutuplar değişir. Yön değiştiren zıt elektrik kutupları arasında değişen bir elektrik alanı oluşur. Enerjinin beslendiği giriş uçlarında akım en büyük durumdadır. Açık olan hat ucuna doğru antenden geçen akım yavaş yavaş azalır ve hattın sonunda akım sıfır değerindedir. Böylece akımın değişkenliği her durumda iletken üzerinde manyetik çizgiler oluşturacaktır. Çok yüksek frekans değerleri için magnetik alan yaratmanın zaruri bir şart olduğu düşünülürse t.v. yayınlarının seyredilmesinde dipol antenlerin neden kullanıldığı şimdi daha iyi anlaşılacaktır.

RADYOFREKANS DALGALARI

Günümüzde cep telefonlarının yaygınlaşmaya başalamasıyla daha da önemli bir hala alan radyofrekans dalgaları getirdiği yararların yanısıra bir çok tartışmayada ana konu olmaya başlamıştır.
radyofrekans dalgalarının tartışma konusu olmaya başalamsının sebebi insan sağlığı üzerine olan olumsuz etkileridir. Klinik bulgularla kanıtlanmamış olmasına rağmen özellikle ülkemizde son günlerde konu manşetlere taşınmıştır. Bizde naçizane bilgilerimizle burada hem işin teknik kısmına hem de bu vesileyle yararları-zararları konularına değinmeye çalışacağız.
Canlı dokuların radyofrekans dalgalarıyla etkileşmeleri adı geçen frekans kaynağının hertz cinsiyle tanımlanan frekans değerine bağlıdır. Örneği evlerimizde kullandığımız elektrik 50-60 Hz; AM radyo dalgaları 1 MHz(MegaHertz); FM radyo dalgaları 100 MHz; mikrodalga frınlar 2450 MHZ; cep telefonları ise 860-1800 MHz; X-ışınlar ise 10^12 MHz değerleri arasındadır. Cep telefonları tarafından düşük frekanslı radyosyona mikrodalgalar; radyofrekanslar ve radyo dalgaları adı verilmektedir. bu dalgaların insan vücuduna etkileri bakımından; 3000 Hertz ile 300 Ghz arasındaki değerlerin olumsuz etki göstermedikleri varsayılmaktadır. X ve gamma ışınları gibi yüksek frekanslı elektromanyetik radyasyonun kanser ve genetik bozukluklara yol açmasının sebebinin; taşıdıkları yüksek enerji ile kimyasal bağları parçalaması (iyonizasyon) ve hücrenin genetik metaryalini etkilemesi olarak kabul edilmektedir.

Taşıdığı yüksek enerji nedeniyle insan sağlığına zarar verdiği düşünülen bu dalgaların zararlarının en aza indirgenmesi özel düzeneklerin kurulmasıyla sağlanabilir. Burada ilk akla gelen düzeneğin filtreler olacağı akala gelmektedir. radyasyonun sadece cep telefonlarında olmadığı radyo ve televizyon dalgalarının; bir çok alanda kullanılan telsiz ağlarınında da bu radyasyonun bulunduğu bilinmektedir.Radyasyonun incelenirken göz önünde tutulması gereken bir önemli noktada etkini radyasyon kaynağına olan uzaklıklıktır.Dolayısıyla kulağa dayalı bir cep telefonuyla; uzak bir yerde bulunan R-L istasyonun etkileri farklı olacaktır.

BUHAR KAZANLARI

Buhar kazanları, istenilen sıcaklık ve miktarda buhar üreten cihazlardır.
Bir buhar kazanı genel olarak şu elemanlardan meydana gelir.
1- OCAK: Yakacakların yakılarak ısı enerjisinin elde edildiği kısımdır.
2- ASIL ISITMA YÜZEYLERİ: Sıcak duman gazları ile buharlaşmakta olan suyun temasta olduğu yüzeyler.
3- KIZDIRICI: Doymuş ıslak buharın, sabit basınçta ısıtılarak sıcaklığının arttırıldığı yüzeyler.
4- SU ISITICILARI: Besleme suyunun asıl ısıtma yüzeyine girmeden önce bir miktar ısıtıldığı yüzeyler.
5- HAVA ISITICILARI: Yakma havasının duman gazları ile ısıtıldığı yüzeyler.
6- BACA: Duman gazlarını kazandan uzaklaştıran ve çekmeyi sağlayan elemandır.
ALEV BORULU KAZANLAR

A- YATAY ALEV BORULU KAZANLAR:
Bu tür kazanlar günümüzde pek fazla kullanılmamaktadır. Ancak eski işletmelerde bu tür kazanlar görülebilir. Bu tip kazanlar silindirik bir gövde ile bu gövdenin içinde bulunan bir, iki, üç hatta dört alev borusundan meydana gelmişlerdir. Ocak, alev borusunun başlangıç kısmındadır. Düşük ısıl değerli yakacakların kullanılması durumunda, alev borusunun ön kısmına kazanın dışında bir önocak konulur. Alev borularının imalatı düz ve dalgalı şekilde olabilir. Alev borulu kazanlarda su sirkülasyonunu iyileştirmek için alev borusunun içine çapları 200-300 mm olan Galloway boruları konulmaktadır. Su sirkülasyonunu artırmakla birlikte alev borusunun mukavemetini ve kazanın ısıtma yüzeyini de artırmaktadır.

B- DİK ALEV BORULU KAZANLAR:

Küçük güçlerde kullanılmak üzere imal edilmiş kazanlardır alev borulu kazanlardır. Kazanın ısıtma yüzeyini ve su sirkülasyonunu artırmak için alev borusunun içine eğimli Galloway boruları konulabilir. Bu kazanların kullanılması sırasında görülen sakınca, bir tarafında duman gazları diğer tarafında buhar bulunan yüzeylerdeki korozyondur.

SU BORULU KAZANLAR

A-KASALI AZ EĞİMLİ SU BORULU KAZANLAR:
Bu tip kazanlar su borulu kazanların ilk örneklerindendir. Bir depo ile irtibatlı olan kasa şeklindeki kollektörlerin arasında yatayla yaklaşık 10-15 derece eğimli borular bulunmaktadır. Kollektör, dikdörtgen bir prizma şeklinde olduğundan, bu kazan yüksek basınçlar için uygun değildir. Bu tip kazanlar en fazla 15ton/h buhar kapasitelerine kadar kullanılabilirler.
B- SEKSİYONLU AZ EĞİMLİ SU BORULU KAZANLAR:
Kasalı olanlardan farklı olarak, bu kazanlarda borular seksiyon adı verilen gruplardan oluşmaktadır. Seksiyonlarda düşey doğrultuda boru sıraları vardır. Böylece sistem daha elastik olabilmektedir. Seksiyonların mukavemet açısından iyi olması nedeniyle kasalı tiplere göre daha yüksek basınçlara çıkabilirler.
C- DİK SU BORULU KAZANLAR:
Az eğimli su borulu kazanlarda su sirkülasyonunun kötü olması nedeniyle özellikle buhar kapasitesi artınca bu kazanlarda bazı sorunlar ortaya çıkmaktadır. Bunların en önemlisi, depoya kadar sürüklenmeyerek az eğimli borular içinde buhar cepleri oluşturmasıdır. Buharın suya göre kötü bir ısı iletkenliği olması nedeniyle boru malzemesinin sıcaklığı artar ve borular çok kısa zamanda tahrip olur. Bu yüzden buhar yükü 60 kg/m^2 h değerini aşan su borulu kazanlarda su-buhar sirkülasyonunu arttırmak için dik borulu olarak imal edilir. Kullanma yerlerine ve buhar kapasitelerine göre bu kazanlar çok değişik şekillerde yapılırlar.

Zincirleme reaksiyon nedir ?,Zincirleme, reaksiyon, nedir ?

J.Robert Oppenheimer : 1904 new york doÄŸumlu, alman asıllı amerikalı ünlü fizikci. ABD harward üniversitesindeki ögreniminden sonra, ingiltere ve almanya’da da fizik eÄŸitimi görmüş. 2. dünya savaşında New mexico santa fe los alamos laboratuvarının direktörlüğünü yapmış ve atom bombasının yapılışına büyük katkıları olmuÅŸtur.

J.Robert Oppenheimer & The Atomic Bomb

Fizik ve masa tenisi kavramı

günlük hayatta fizikle içiçeyiz. Bir sürü olay fizik kanunlarıyla ilişkilidir. Bu olayları fiziğin o tatlı kanunlarıyla inceleyip onları anlayabilmek insana tarif edilmez zihinsel hazlar vermektedir. Bu yazımızda sizlerle bir tenis topunun sahip olabileceği maksimum hızın nasıl bulunacağını göstermek istiyorum.
Kütlesi M olan ve hızı v olan bir raketle m kütleli bir durgun haldeki tenis topuna vuruluyor. Esnek olan bu çarpışma sonunda topun kazanacağı en büyük hız kaç v olur? (M>>m)

Çarpışmadan önceki hızlar v,u sonraki hızlar v´,u´ olsun.
Esnek çarpışmalarda momentum ve enerji korunur.

1) Momentumun korunumundan;

Mv+mu = Mv´+mu´
M(+v) + m(0) = Mv´+mu´
M(+v) = Mv´+mu´ (1)
olur.

2) Esnek çarpışmalarda kullandığımız hız bağıntısından

v + v´ = u + u´
(+v) + v´ = 0 + u´

Burada v´ soruda verilenler veya sorulan hızlardan olmadığı için verilen veya sorulan cinsinden yazmamız gerekmektedir.
v´ yanlız bırakılırsa
v´= u´+(-v) (2)
olur.

(2) nolu eÅŸitlik (1) nolu eÅŸitlikte yerine konursa;
M(+v) = M (u´-v) +mu´
2Mv = (M+m)u´
u´ =v bulunur.

M>>m ise M+m değeri bulunurken m ihmal edilebilir dolayısıyla
u´=+2v bulunur
Tenis topu en fazla 2 v hıza sahip olur.

(ALINTIDIR)

Belirsizlik ilkesi nedir ?

Belirsizlik ilkesi

“.. Bilimciler, şüphe ve kesinsizlikle iÅŸ görmeye alışıktırlar. Tüm bilimsel bilgi kesinsizdir. Şüphe ve kesinsizlikle ilgili bu deneyim önemlidir. Ben bu deneyimin çok büyük bir deÄŸer taşıdığına ve bilimin ötesinde de geniÅŸletilmesi gerektiÄŸine inanıyorum.

İnanıyorum ki, daha önce çözülememiÅŸ herhangi bir problemi çözmek için, kapıyı bilinmeyene aralık bırakmak zorundasınız. Tam olarak doÄŸru biçimde kestiremediÄŸiniz olasılığa fırsat vermek zorundasınız. Aksi takdirde, eÄŸer zihniniz önceden hazırlarsanız, problemi çözemeyebilirsiniz.” R.Feynman

Belirsizlik İlkesi.

Belirsizlik İlkesi nedir? İnsanoÄŸlu olarak bizler her ÅŸeyi bilebilir miyiz? Yoksa bilme yetimiz sınırlı mı? Kuantum kuramının Kopenhag Yorumu, “öznel idealist” bir yorum mudur? Elektron aynı anda iki delikten geçer mi?çift yarık deneyi

Otomobille yola çıkan ve bize yola çıkış saatini bildiren insanların yaklaşık da olsa saat kaçta nerede olacaklarını tahmin ederiz. Bu tahminimiz, arabayı kullanan trafik canavarı ruhuna sahip değilse çoğunlukla doğru çıkar. Bir uyduyu Dünya çevresine yerleştirmek istesek, istediğimiz uzaklıktaki bir yörüngeye yerleştirebiliriz.

Klasik fizik yasaları, bize kesin öngörme olanakları verir. Örneğin bir roketin ateşlendikten sonra izleyeceği rotayı, bir süre sonra varacağı noktayı kesin olarak hesaplayabiliriz. Roketin hızını ve rotasını etkiyebilecek değişkenleri daha duyarlı ölçersek hesaplarımız daha doğru olur.

Gerçekte erişebileceğimiz doğruluğun sınırı yoktur. Klasik fizikte hiçbir şey şansa bırakılmaz, fiziksel davranışlar önceden tahmin edilebilir. Oysa modern fizikte fiziksel davranışlar, olasılıklar açısından öngörülebilir.

1920′lerde Niels Bohr ve Werner Heisenberg, atomlardan daha küçük (atomaltı) taneciklerin davranışlarının ne dereceye kadar belirlenebileceÄŸini görebilmek için düşünsel (hipotetik) deneyler tasarladılar. Bunun için taneciÄŸin konumu ve momentumu gibi iki deÄŸiÅŸkenin ölçülmesi gerekliydi. Tanecik ya da parçacık ÅŸu anda nerededir?

Kütle ve hız çarpımı nedir? Onların eriÅŸtiÄŸi sonuca göre ölçümde daima bir belirsizlik olmalıydı ve bu belirsizliklerin çarpımı Planck sabitinin 4 pi’ye bölümüne eÅŸit veya ondan daha büyük bir sabit oluyordu. Heisenberg belirsizlik ilkesi diye anılan bu ilkeye göre: bir taneciÄŸini konumu ve ve momentumu aynı anda tam bir duyarlılıkla ölçülemez.

Örneğin bir taneciğin konumunu kesin şekilde belirleyecek bir deney tasarlasak, onun momentumunu duyarlı şekilde ölçemeyiz; momentum belirlenebiliyorsa bu kez de taneciğin konumunu belirleyemeyiz. Basit bir deyişle, eğer bir taneciğin nerede olduğunu kesin olarak biliyorsak, aynı anda taneciğini nereden geldiğini veya nereye gittiğini kesin şekilde bilemeyiz.

Benzer şekilde bir taneciğini nasıl hareket ettiğini biliyorsak onun nerede olduğunu belirleyemeyiz. Bir parçacığın momentumunun ya da konumunun ayrı ayrı belirlenmesinde bir sınır yoktur. Ancak momentum ve konum aynı anda yani aynı dalga fonksiyonu için belirlenmesinde temel bir sınır vardır. Atomaltı dünyada nesneler, daima belirsizliklere neden olmalıydı. Neden böyle olması gerekiyordu?

Elektronu “Görmek”

Hidrojen atomundaki elektronu “görmek” ve hareketlerini “izlemek” istiyoruz. Bir mikroskop kullanmak zorundayız. Mikroskopta görmek istediÄŸiniz en küçük taneciÄŸi görebilmek için tanecik boyutu ile ışığın boyutu aynı olmak zorunda. Görünür ışıktan yararlandığımız normal bir mikroskopta görülebilecek en küçük boyut yaklaşık 1000 nm dir. Bir elektron mikroskobunun çözümleme gücü ise yaklaşık 1 nm dir.

Elektronu görünür ışıkla göremeyiz . Çünkü görünür ışığı, hidrojen atomuna gönderdiÄŸimizde elektron, atomdan kopup gider; yani görünür ışık hidrojen atomunu iyonlaÅŸtırır. YapabileceÄŸimiz tek ÅŸey var: Dalga boyu daha küçük ışık seçmek. Durum yine deÄŸiÅŸmiyor. Çünkü elektrona çarpan fotonlar, elektronunun atom içindeki “konumunu” ve “hızı”nı deÄŸiÅŸtiriyor. Ve biz elektronu asla atomdaki gerçek konumunda göremiyoruz. Ayrıca elektrona çarpan foton, elektronun hızını ve buna baÄŸlı olarak momentumunu (kütle ile hızın çarpımını) deÄŸiÅŸtirir.

Biz bu değişmiş olan nicelikle karşılaşırız.
“Heisenberg’ in belirsizlik ilkesi, bir sitemin durumunun tam olarak ölçülemeyeceÄŸini, bu yüzden onun gelecekte tam olarak ne yapacağı konusunda kestirimde bulunulamayacağını göstermiÅŸtir.

Tüm yapılabilecek ÅŸey, farklı sonuçların olasılıkları hakkında kestirimde bulunmaktır. Einsten’ i o kadar huzursuz eden ÅŸey, iÅŸte bu ÅŸans ya da rasgelelik unsuru idi. Albert Einstein, fiziksel yasaların, gelecekte ne olacağına iliÅŸkin belirli, muÄŸlak (belirsiz) olamayan bir kestirimde bulunulmasına inanmayı reddetti. Fakat, nasıl ifade edilirse edilsin, kuantum olayı ve belirsizlik ilkesinin kaçınılmaz oldukları ve fiziÄŸin her dalında onlarla karşılaşıldığı konusunda her tür kanıt vardır.

Foto elektrik olayın tam sonuçları, 1925 de Werner Heisenberg’ in açıklamasıyla anlaşıldı.

Foto elektrik olay, bir parçacığın konumunu tam olarak ölçme olanağı tanıyordu.

Bir parçacığın ne olduğunu anlamak için onu ışığa tutmalısınız. Peki ışık, sonsuz olarak bölünebilir mi? Bu sorunun yaklaşık yüz yıl önce maddeler için sorulduğunu anımsayınız. İlk bakışta ışık niye sonsuz dilimlere ayrılmasın serzenişiyle yanıtlanır.

Einstein, ışığı sonsuz küçük miktarda kullanamayacağımızı göstermiştir. En azından bir paket yani bir kuantum kullanabiliriz. Bu ışık paketi, parçacığı etkiler ve onun herhangi bir yönde bir hızla hareket etmesine yol açar. Parçacığın konumunu ne kadar duyarlı (hassas) ölçmek isterseniz, kullanmak zorunda kalacağınız paketin enerjisi o kadar büyük olur , ama ışık bu durumda parçacığı daha fazla etkiler.

Ancak siz parçacığın konumunu nasıl ölçmeye çalışırsanız çalışın, konumdaki belirsizlik ile hızındaki belirsizliÄŸin çarpımı, her zaman belirli bir minimum miktardan büyük olur. Ünlü Belirsizlik ilkesini dinlediniz, hem de Stephen Hawking’ den.

(S.Hawking, Karadelikler Ve Bebek Evrenler, s:81)

Belirsizlik ilkesinin kabul edilmesi çoÄŸumuz için kolay deÄŸildir. Einstein bile 1920′ lerin ortasından 1955′ te ölümüne dek bu kuramı çürütmek amacı ile yaptığı baÅŸarısız giriÅŸimlerle zamanının önemli bir kısmını harcamıştır.
Genel görelilik kuramı, artık klasik bir kuramdır; çünkü belirsizlik ilkesini kapsamıyor. Einstein de, bir klasik fizikçidir; çünkü kuantum olaylarındaki raslantıyı ve bilinemezliği kabul etmiyor.

Belirsizlik İlkesine Felsefi Saldırı

Belirsizlik İlkesi,kimi felsefeciler tarafından hala anlaşılmış görünmüyor. Onlar,doÄŸrudan belirsizlik ilkesine karşı çıkmadan Kuantum kuramının Kopenhag Yorumuna saldırıyorlar,Heisenberg’e saldırıyorlar. Kopenhag Yorumunu, “öznel idealist” likle itham ediyorlar. Bu arada büyük Einstein’ı yanlarına almaya çalışıyorlar! Ama büyük Einstein onları ÅŸaşırtıyor. Çünkü onlar özel göreliliÄŸi ve genel göreliliÄŸi de güvenilir görmüyorlar. Dolaysıyla elde saldırılmadık kuram kalmıyor.

Bu insanlar,bilimde kesinsizliÄŸi,bilimde belirsizliÄŸi kabullenemiyorlar. DoÄŸanın böyle olmadığını kuramın eksik ve belirsiz olduÄŸunu iddia etmeye devam ediyorlar. “Devam ediyorlar” diyorum,çünkü kurama yöneltilen bu eleÅŸtiriler 70 yıldır sürüyor. Oysa kuantum kuramı ve de bunun Kopenhag Yorumu,bu zaman diliminde gözlemlerle uyuÅŸmaya devam ediyor. Elbette ölümsüz kuram yoktur,zaman eleÄŸin daha dar gözeneklerini bilimin önüne dikecektir;ama bunun belirsizlik ilkesini aÅŸamayacağı büyük bir olasılık gibi görünüyor.

Bilimin ya da bildiÄŸinin “kesinliÄŸini” iddia edenler, tarihte görüldüğü gibi çok tehlikeli düşüncelerdir. Böyle düşünen insanlar, deÄŸiÅŸime açık deÄŸildir;yeni ÅŸeyler öğrenmeye açık deÄŸildir. Kimi insanların akÅŸam sabah “bir ırmakta iki kere yıkanılmaz”(Herakleitos) demesi,onun tutucu olmadığının bir kanıtı deÄŸildir. Bu insanların bilim anlayışı 19.yy mekanizmine takılıp kalmıştır.

Bir baÅŸka nokta,belirsizlik ilkesinin “insan onurunu” çiÄŸnediÄŸi,insanın bilme olanaklarına sınır getirdiÄŸi düşüncesidir. Buna göre belirsizlik ilkesi,insanı neredeyse evrenin çok önemsiz bir varlığı haline getirmektedir. Oysa belirsizlik ilkesi,insanoÄŸlunun yetersizliÄŸine,güçsüzlüğüne yorulan bir gerçek deÄŸildir. Tam da tersine,belirsizlik ilkesinin keÅŸfi, doÄŸanın önümüze koyduÄŸu ince bir uyarı levhasının görülmesidir. İnsanın neyi ne kadar bilebileceÄŸini bilmesidir.Bu konuda Richart Feynman ‘ ın bir konuÅŸmasını aÅŸağıda veriyorum:

“Yasalar Nasıl KeÅŸfedilir? ”

“Orta ÇaÄŸlar’ da insanların basitçe çok sayıda gözlem yaptığı ve bu gözlemlerin de yasaları akla getirdiÄŸi düşünülüyordu. Fakat gerçek bu deÄŸildir. O, gözlemden daha çok imajinasyon(hayal gücü) gerektirmektedir. Bu nedenle, öncelikle konuÅŸmamız gereken ÅŸey, yeni düşüncelerin nereden geldiÄŸidir. Gerçekte fikirlerin geldiÄŸi sürece, nereden gelmiÅŸ olduklarının önemi yoktur. Bizim bir fikrin doÄŸru olup olmadığını kontrol etmemizin, onun nereden geldiÄŸiyle hiçbir ilgisi olmayan bir yolu vardır. Biz basit biçimde onu gözlemle test ediyoruz. Bu nedenle bilimde bir fikrin nereden geldiÄŸiyle ilgilenmiyoruz.

İyi bir düşüncenin hangisi olduÄŸuna karar veren bir otorite yoktur. Bir düşüncenin hangisi doÄŸru olup olmadığını bulmak için bir otoriteye gitmeye ihtiyacımız kalmadı. Biz bir otoriteyi okuyabilir ve bir önerisini ele alabiliriz; sonra da onu deneyebilir ve doÄŸru olup olmadığını bulabiliriz. EÄŸer doÄŸru deÄŸilse, “otoriteler” “otoritelerinden” kaybederler.

Bilim adamları arasındaki ilişkiler başlangıçta, çoğu insanların arasında olduğu gibi ihtilaflıydı. Örneğin, fiziğin erken günlerinde bu böyleydi. fakat günümüz fizikçileri arasındaki ilişkiler son derece iyidir. Bir bilimsel argümanı tartışan taraflar arasında gülünecek birçok şey olabilir ve her iki tarafta henüz belirsizlikler bulunabilir.

Taraflar yeni deneyler düşünebilir ve sonuç hakkında bahse tutuşma önerileri getirebilirler. Fizikte o kadar çok sayıda birikmiş gözlem vardır ki, daha önce yapılmış gözlemlerle uyum içinde ama daha önce düşünülmüş tüm fikirlerden farklı olan yeni bir şey ortaya atmak neredeyse imkansız hale gelmiştir.

Bu nedenle eğer birinden veya bir yerden yeni bir şey işitirseniz onu hoş karşılarsınız ve diğer kişinin niçin böyle konuştuğu hakkında tartışmazsınız.

Birçok bilim dalı bu ölçüde gelişme göstermedi ve bu dallardaki durum fiziğin erken günlerindeki gibidir. Yani çok sayıda gözlem olmadığı için birçok tartışma yapılmaktadır. Bundan söz etmemin nedeni insan ilişkilerinin ilginç özelliğidir; eğer gerçeği belirlemenin bağımsız bir yolu bulunursa ihtilaflar sona erebilir.

Çoğu insan, bilimde bir düşüncenin sahibinin arka planına ya da onun bu fikirleri açıklamasına yol açan güdülere ilgi gösterilmemesini şaşırtıcı bulmaktadır. Dinlersiniz, eğer denemeye değer bir şey, denenebilir bir şey gibi geliyorsa size, o farklı demektir. Ve eğer daha önce gözlenmiş bir şeyle açık olarak çelişmiyorsa, heyecan vericidir ve harcanan zahmetlere değer. Onun ne kadar süreyle bu konuyu incelediğinin ya da niçin sizin kendisini dinlemenizi istediğinin önemi yoktur.

Bu anlamda fikrin geldiği yer de herhangi bir farklılık yaratmaz. gerçek kaynak bilinmeden kalır; biz bunu, insan beyninin imajinasyonu, yaratıcı imajinasyonu (muhayyile) olarak adlandırıyoruz. Bilinen, onun sadece bir tür enerji olduğudur.

İnsanların bilimde imajinasyon olduğuna inanmaması şaşırtıcıdır. Bilimdeki imajinasyon, sanattakinden farklı olan çok ilginç bir imajinasyon türüdür. İmajinasyon yapmaya çalışmadaki büyük zorluk şunlardan kaynaklanır; daha önce hiç görmediğiniz bir şey olacak, daha önce görülmüş, ele alınmış her detayı kapsayacak, o ana kadar düşünülmüş olandan farklı olacak ve daha da ötede; kesin olacak ve herhangi bir muğlaklık içermeyecek. Bu, gerçekten zor bir şeydir.

Öte yandan, kontrol edilebilecek kuralların varlığı, bir tür mucizedir. Gravitasyonun ters kare yasası gibi bir kuralı bulmak mümkündür fakat mucize kabilinden bir şeydir. Bu tamamen anlaşılmaz bir şeydir, fakat size öngörüde bulunabilme olanağı sağlar. Bunun anlamı onun, henüz yapmadığınız bir deneyde neyin olmasını bekleyeceğinizi size söylüyor olmasıdır.

Ayrıca mutlak bir temel olarak, bilimin çeşitli kuralları karşılıklı olarak uyumlu olmalıdır. Gözlemler tamamen aynı gözlemler olduğu sürece, bir kuralı, bir öngörüyü, başka bir kuralın da başka bir öngörüyü vermesi mümkün değildir. Bu nedenle bilim, özel bir iş değildir, tamamen evrenseldir. Ben fizyolojideki atomlar hakkında konuştum; astronomi, elektrik ve kimyadaki atomlar hakkında konuştum. Bunlar evrenseldir; karşılıklı olarak uyumlu olmalıdırlar. Atomlardan oluşmayan yeni bir şeyle ortaya çıkamazsınız.

İlginçtir ki, akıl, tahminleri kurallara sokar ve kurallar en azından fizikte azalmıştır. Kimyada ve elektrikteki kuralları tek bir kurala indirgemenin güzel bir örneğini vermiştim.

Doğayı betimleyen kurallar, matematiksel kurallar olarak görünmektedir. Bu özellik, gözlemin bir yargıç hüviyetinde olmasından kaynaklanmamaktadır. Ayrıca, matematiksel olmak, bilimin zorunlu bir karakteristiği de değildir. O sadece sizin en azından fizikte güçlü öngörüler yapmaya yarayan matematiksel yasaları ifade edebilmenize imkan verir. tekrar konuya dönersek, doğa niçin matematikseldir? Bu, bir sırdır.

Şimdi önemli bir noktaya geliyorum. Eski yasalar yanlış olabilir. Bir gözlem nasıl yanlış olabilir? Niçin fizikçiler yasaları sürekli değiştiriyorlar? Yanıt öncelikle şudur ki, yasalar gözlemler değildir. İkincisi, deneyler her zaman doğru değildir. Yasalar tahmin edilmişlerdir, ekstrapole edilmişlerdir.

Onlar sadece şimdiye kadar süzgeçten geçmiş olan iyi tahminlerdir. Ancak şimdiki süzgeçlerin delikleri, daha önce kullanılan süzgeçlerin deliklerinden daha küçüktür. Bu nedenle yasa şimdi süzgeçte kalarak yakalanabilir. Yasalar, tahminlerdir ve bilinmeyene extrapole edilmişlerdir. Ne olacağını bilmiyorsanız, bir tahminde bulunursunuz.

ÖrneÄŸin bir ÅŸeyin hareketinin onun ağırlığını etkilemeyeceÄŸine inanılıyordu – bu keÅŸfedilmiÅŸti – . EÄŸer bir topacı döndürür ve tartarsanız ve sonra onu durdurduÄŸunuzda tartarsanız, aynı ağırlıkta olduÄŸunu görürsünüz. Bu bir gözlemin sonucudur. fakat bir ÅŸeyi, ondalık basamakların çok küçük bölümlerinde, milyarda bir bölümlerinde tartamazsınız. Biz ÅŸimdi biliyoruz ki, dönmekte olan bir topaç, durmakta olan bir topaçtan milyarlardan küçük birkaç bölüm kadar daha ağır gelmektedir.

Eğer topaç, saniyede 186.000 mile yakın bir hızda döndürebilirse, ancak o zaman topacın ağırlığındaki artış farkedilebilir duruma gelebilecektir. İlk deneylerde topaç saniyede 186.000 milden aşağıdaki hızlarla çevrilmişti. O durumda dönen topacın kütlesiyle dönmeyen topacın ki tam olarak aynı görünüyordu. Ve birisi, kütlenin asla değişmeyeceği tahmininde bulunmuştu.

Ne kadar aptalca! Oysa o sadece tahmini olarak ileri sürülmüş bir yasaydı; bir ekstrapolasyondu. O kimse için böyle bilimsel olmayan bir şey yapmıştı? Gerçekte burada bilimsel olmayan bir şey yoktu. sadece olgu kesin değildi. Tersine, tahminde bulunmamak bilimsel olmayan bir tutum sayılacaktı. Tahminde bulunmak zorunluydu. Çünkü extrapolasyon gerçekten bir değere sahip olan tek şeydir.

Daha önce denemediÄŸiniz ve hakkında bilgi sahibi olmaya deÄŸer bir durumda neler olacağına iliÅŸkin düşüncelerinizin tek ilkesi ekstrapolasyondur. Dün neler olduÄŸuna dair bana söyleyebileceÄŸiniz ÅŸeylerin bilgi olarak gerçek bir deÄŸeri yoktur. Bilgi, eÄŸer bir ÅŸey yapacaksanız, yarın neler olacağını söylemek için gereklidir. – Gerekli de deÄŸil fakat eÄŸlenceli. Bunun için sadece boynunuzu dışarıya uzatmaya istekli olmanız gerekecektir.

Her bilimsel yasa, her bilimsel ilke, bir gözlemden elde edilen sonuçların her ifadesi, detayları dışta bırakan bir tür özettir. Çünkü hiçbir ÅŸey tüm ayrıntılarıyla ifade edilemez. Topaç örneÄŸindeki adam, sadece yasayı ÅŸu ÅŸekilde ifade etmesi gerektiÄŸini unutmuÅŸtu; “Bir cismin kütlesi, cismin hızı çok yüksek düzeylere çıkmadıkça fazla deÄŸiÅŸmez.”

Oyunun esası, bir spesifik kural yapmak ve sonra da onun süzgeçlerden geçip geçmediğine bakmaktır. Burada spesifik tahmin, bütün durumlarda kütlenin asla değişmeyeceği yönündeydi. Heyecan verici bir olasılık! Bu durumun olmadığının anlaşılmasının zararı yoktur. Çünkü o sadece kesin olmayan bir şeydi ve kesinsiz olmanın zararı yoktur. Bir konuda hiçbir şey söylememektense, emin olmadan birşeyler söylemek daha iyidir.

Gerçek şu ki, bilimde söylediğimiz şeylerin hepsi, varılan sonuçların tümü kesinsizdir, çünkü hepsi sadece sonuçlardır. Onlar gelecekte neler olacağı hakkındaki tahminlerdir ve siz ne olacağını bilemezsiniz. Çünkü çok sayıda eksiksiz deney yapmadınız.

Öte yandan dönmekte olan bir topacın kütlesi üzerindeki bu etki çok küçüktür ve bu nedenle de “Oh, bu etki herhangi bir farklılık yaratmıyor” diyebilirsiniz. Fakat doÄŸru olan ya da en azından ardışık süzgeçlerden geçmeyi sürdüren ve çok daha fazla gözlemle geçerliliÄŸini devam ettiren bir yasa formüle etmek, büyük bir zekayı, imajinasyonu ve felsefemizin, uzay ve zaman anlayışımızın eksiksiz bir ÅŸekilde yenileÅŸmesini gerektirir. Ben rölativite teorisine atıfta bulunacağım. Rölativite teorisi, ortaya çıkan zayıf etkilerin, daima çok devrimci düşünce modifikasyonlarını gerektirdiÄŸini göstermiÅŸtir.

Bu nedenle bilimciler, şüphe ve kesinsizlikle iş görmeye alışıktırlar. Tüm bilimsel bilgi kesinsizdir. Şüphe ve kesinsizlikle ilgili bu deneyim önemlidir. Ben bu deneyimin çok büyük bir değer taşıdığına ve bilimin ötesinde de genişletilmesi gerektiğine inanıyorum. İnanıyorum ki, daha önce çözülememiş herhangi bir problemi çözmek için, kapıyı bilinmeyene aralık bırakmak zorundasınız. Tam olarak doğru biçimde kestiremediğiniz olasılığa fırsat vermek zorundasınız. Aksi takdirde, eğer zihniniz önceden hazırlarsanız, problemi çözemeyebilirsiniz.

Bir bilimci size problemin cevabını bilmediÄŸini söylediÄŸinde, o bilgisiz bir insandır. Nasıl çalışacağı hakkında bir sezisi olduÄŸunu söylediÄŸinde o konu hakkında kesinsiz durumdadır. Nasıl çalışacağı konusunda tam emin olduÄŸunda ve size “onun çalışma tarzı budur sanıyorum” dediÄŸinde hala bir miktar şüphe içerisindedir. İşte bilgisizlik ve şüphe arasında yaptığımız bu ayırım, geliÅŸme yaratmak için paha biçilmez bir öneme sahiptir. Çünkü biz şüphe duyuyoruz ve o zaman yeni düşünceler için yeni doÄŸrultularda araÅŸtırmalar öneriyoruz. Bilimin geliÅŸme hızı, yaptığınız gözlemlerin çokluÄŸu deÄŸildir. Çok daha önemlisi, test etmek üzere yeni ÅŸeyler yaratmadaki baÅŸarınızdır.

Eğer yeni bir yöne bakma arzusu duymamış ya da bu bakışı başaramamış olsaydık, eğer hiç şüphe duymamış ya da bilgisizliği kabul etmemiş olsaydık, yeni fikirlere sahip olamayacaktık. Hiçbir şey kontrol etmeye değer olmayacaktı. Çünkü biz gerçeğin ne olduğunu zaten biliyor olacaktık. Bu nedenle, bizim bu gün bilimsel bilgi olarak adlandırdığımız şey, kesinliğin değişik düzeylerdeki ifadelerinden oluşan bir kümedir.

Bunlardan bazıları pak fazla emin olunmayan ÅŸeylerdir. Bazıları ise hemen hemen emin olunacak türdendir. Ama bunlardan hiç biri mutlak olarak kesin deÄŸildir. Bilimciler buna alışıktır. Biz biliyoruz ki, yaÅŸayabilmek ve bilmemek, birbiriyle uyumludur. Bazı insanlar, “bilmeksizin nasıl yaÅŸayabilirsin?” diyor. Onların ne demek istediklerini bilmiyorum. Ben daima bilmeksizin yaşıyorum. Bu kolay bir ÅŸeydir. Neyi bilmek istediÄŸimi nasıl bilebilirsiniz?

Şüphe konusundaki bu özgürlük, bilimde (ve ben inanıyorum ki diğer alanlarda da) önemli bir konudur. Bu bir mücadeleden doğdu. Bu mücadele, şüphe duymaya, emin olmamaya imkan verilmesi mücadelesiydi. Bu mücadelenin önemini ihmalkarlık ederek unutmamızı ve şüphe için özgürlüğün terk edilmesini istemiyorum. Hoşnutluk verici bir bilgisizlik felsefenin büyük değerini ve böyle bir felsefenin mümkün kıldığı ilerlemeyi (ilerleme düşünce özgürlüğünün meyvesidir) bilen bir bilimci olarak sorumluluk hissediyorum.

Bu özgürlüğün değerini açıklamak ve şüphenin korkulacak bir şey olmadığını, tam tersine insanlık için yeni bir potansiyelin olanağı olarak hoşnutlukla karşılanması gerektiğini öğretmek için kendimde bir sorumluluk hissediyorum. Eğer emin olmadığınızı biliyorsanız, durumu değiştirmek için bir şansınız var demektir. Ben bu özgürlüğü gelecek kuşaklar için talep etmek istiyorum.

Şüphe, tüm bilimlerde açık bir değerdir. Onun öteki alanlarda da öyle olup olmadığı, çözümlenmemiş, kesinsiz bir problemdir. Gelecek konferanslarda birçok noktayı tartışmak ve şüphelenmede önemli olanı ve şüphenin endişe edilecek bir şey değil, fakat çok büyük değeri bulunan bir şey olduğunu göstermeye çalışmak için fırsat bulacağımı umuyorum.

(R.Feynman, Her Şeyin Anlamı(1963)Çev: Osman Çeviktay,Evrim yayınları (1999)